Sevgili
dostlarım, Aylağın asıl işi hayal kurmaktır . İstanbul bir aylak için eşsiz
fırsatlarla dolu bir şehirdir. . Çevresindeki her şey onun hayal kurabilmesi
için yaratılmıştır sanki. Bilgi edinmek de bir aylak için, ancak iyi hayal
kurabilmesine yardımcı oluyorsa iyidir. O nedenle, bir aylaktan -örneğin benim
gibi bir aylaktan- kültürel turlar yapmanıza yardımcı olmasını, rehberlik
etmesini isterseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü muhtemelen bir caminin
ya da kilisenin avlusuna oturacak ve size hiç hissettirmeden kendi hayal evreni
içerisinde aşağıda anlatacağım türden hayaller kuracaktır.
Bahardan avans alınmış güneşli bir günde, Çemberlitaş’tan
Sultanahmet’e doğru hiç acele etmeden çevremdeki bir çok milletten insanı
seyrederek yürüyordum. Kendimi bazen Bükreş’ten Laleli ve Kapalı Çarşı’ya
alışverişe gelmiş bir Romen gibi, bazen ofisinden çıkmış adliyeye doğru yürüyen
yaşlı bir avukat gibi, bazen yıllardır Amerika’daki büyük kuyumculara çalışan
ermeni bir atölyeci gibi hissediyordum. Çemberlitaş hamamının yanından
geçip Sultanahmet parkına yaklaştıkça
Ayasofya kendini göstermeye başladı ve ben kendimi yavaş yavaş 570 yıllarında
Bizanslı bir duvarcı ustası gibi hissetmeye başladım. Mese yolundan Ayasofya’ya
doğru adımlarken (şimdiki Divanyolu caddesi) şöyle bir plan yaptım.
Ayasofya’daki Pazar ayinine katıldıktan sonra Hipodrom’da araba yarışlarını ve
aralarda yapılan hayvan, mim ve dans
gösterilerini izleyerek günümü geçirecektim. Ama sizlere çok uzun bir yazı
yazmamak için bugün katıldığım Pazar ayinini anlatacağım. Yalnızca şu kadarını
belirtmekle yetineyim. Ben sıkı bir mavi taraftarıyım. Zira, dört temel takımın
rengi, dört temel elementi ve aynı zamanda dört mevsimi temsil eder. Toprak,
ateş,deniz ve hava. Ben kargaşaya bulaşmadan bir aylak olarak günün tadını
çıkaracağım. Sevgili dostlarım, sizler şimdi özel sağlık sigortaları, SGK’lar,
gazetelerin sağlıklı yaşam sayfalarının bilgilendirmeleri, fitness salonları
gibi yaşam kalitenizi yükseltecek özel korumalar altında yaşarken, biz bunların
tabii hiç birine sahip olmadan hayatımızı sürdürüyoruz. Sık sık çıkan savaşlar,
özellikle biz duvarcıların hiç bir koruma önlemi olmadan çalışması da cabası
tabii. Ayrıca kentte çıkan isyanlar ve kargaşanın yanısıra İmparatorluk’ta
askerlik görevlerini yapmaya gelmiş barbarlar işin cabası. Ölümün bu kadar
yakın bir ihtimal olduğu hayatımda dini vecibelerini yerine getiren sıkı bir
Hıristiyan olmamı da doğal karşılamanızı rica ederim. Yalnız sizlerin mi yoksa
bizlerin mi hayatı daha iyi, özgür ve keyifli
tartışmasına girecekseniz doğrusunu isterseniz bu tartışmada sandığınız
gibi güçlü argümanlara sahip olmadığınızı daha baştan söylemem gerekir.
Neyse, sizlerin bugün dergi ve gazete sayfalarında
gördüğünüz, içinizden bazılarının “adamlar yapmışlar ağbi” nidalarıyla ,
bazılarınınsa tarihi ve mimari ayrıntıları inceleyen meraklı entellektüel
gözleriyle gezdiği Ayasofya, bizim o zamanlar hem katedral kilisemiz hem de
İmparatorluk kilisemizdi. Bizler, Kilisenin güneybatı kısmında yer alan,
şimdiki Ayasofya Meydanı o zamanlarki adıyla St.Augustus Meydanı ile bitişik
olan Atrium’da, ayin başlamadan önce şehirde dolaşıp gelen Ayin Alayı’nı
beklerdik. Ben bulunduğum yerden şimdi İmparator’un tüylü tacıyla ata binmiş
heykelinin bulunduğu alanı görebiliyorum. Atriumdaki çeşmenin yanında kalabalık
bir toplulukla ayin alayını beklerken hipodromda gösteriye çıkan bir dans
grubunun arkasında çalan değerli arkadaşım Erginiusla karşılaşıyorum. Ama size az önce bulunduğum St.Augustus
meydanında neler gördüğümü de söylemeliyim ki, gözünüzde canlandırın. Bir kere
şimdi Topkapı Sarayı’nın yanında bulunan Halke Kapı’sını görüyorum. Bu kapı,
İmparatorluk Sarayı’nın kente açılan kapısı. Sonra Aya İrini gene var. Diğer
tarafta ise, Aziz Samson Hastanesini görebilirsiniz. Ayasofya’nın Kuzey ve
Güney payandaları yok ve çeşitli binalarla çevrili. İlki, Patrikhane. Burası
Kilisenin güneyinde. Yani şimdiki çıkış kapısının olduğu yerde. Narteksin
üstündeki galeriye şimdi hala görebileceğiniz bir kapı vasıtası ile bağlı. Ayrıca vaftizhane var. Bunlar iki adet. Kuzeydoğudaki
büyük vaftizhaneyi bugün göremiyorsunuz ama bugün II.Selim türbesinin olduğu
güneybatıda bulunan vaftizhane hala mevcut.
Evet, ayin alayı geliyor. Patriğimiz Narteks’e giriş duasını
okuduktan sonra bizler de Atriumdan nartekse geçiyoruz. Burada girişte asılı
bir perdenin arkasında hadımağaları İmparatorumuzun tacını çıkarıyor.Tacını
çıkardıktan sonra Patriğe doğru ilerliyor ,ilk önce başdiyakosun elinde tuttuğu
İncil’in önünde secdeye duruyor daha sonra Patriği selamlayıp öpüyor ve İmparator
kapısına kadar gidip burada Tanrı’ya şükretmek için üç kez secdeye duruyor ve
ancak Patrik duasını bitirdikten sonra
içeri giriyor. Atrium’dan dış nartekse üç giriş kapısı var. İç narteksten
Sahın’a ise ise dokuz. Bunları bugünde
hemen farkedebilirsiniz. İmparatorumuz İustinianus ve Patriğimiz Sahın’a yani
Naos’a geçtikten ve yerlerini aldıktan sonra biz de, dokuz kapıdan Sahın’a
doğru akın ediyoruz. Tüm İmparatorluk asaları ve işaretleri kilisede sağlı
sollu asılmış. Roma perdeleri ve ve sancakları aşağıda açıklayacağım Solea’nın
iki yanına asılı duruyor. Ancak, burada biz sıradan halkın doğrudan ortaya
doğru gitmesi yasak. Çünkü, bugün gezerken görebileceğiniz yeşil mermer
çizgiler soyluların ve İmparatorluk maiyetinin nerede duracağını gösteriyor.
Bizler ise, İkonastasis’in orta kapısından batıya doğru, mermer levhalardan
oluşan alçak parmaklıklarla sınırlanmış solea adı verilen koridordan galerilere
doğru gidiyoruz. Artık doğu apsisinin içerisinde yer alan kutsal mekanda Patriğimizi
ve din adamlarını, altın ayaklar üzerine oturtulmuş üzerinde ciborium’un
(kutsal ekmek kabı) ve tepesinde bir
haçın bulunduğu , üzeri sekizgen gümüşten bir savanla kaplı lekesiz beyaz
taştan yapılmış sunak masasını görebiliyorum. Din adamları da bu sunağın
apsisinin içinde yarım daire şeklinde uzanan Synthronon adını verdiğimiz
sıralarda oturuyorlar. Sıraların üst bölümleri gümüşle kaplı. Din adamlarına
ayrılmış bu kutsal mekan sütunlar üzerinde yükselen gümüş ve oyma figürlerle süslü
parmaklıkla çevrili. Şimdi,İmparator Patriğin yardımı ile kutsal alana giriyor,
sunağın örtüsünü öpüyor, sunağın yanında duran haçı tütsüyle kutsuyor ve bizim gözlerimizden uzak bir yerde Kilise’nin
güney yan sahnının doğu ucunda bulunan Mitatorion’a geçiyor. Giymesi gereken
uzun ve ağır mantoyu ancak burada çıkarabiliyor.Ayin sırasında kendisini dört
kez görebileceğiz. Küçük giriş denilen adakların verilmesi için, İncil’in
okunması için, takdis öpücüğü ve komünyon için çıktığında.
Yaklaşık üç saat süren bu ayinden sonra dışarı çıkıp,
hipodroma doğru yol alıyorum.
Teşekkür ederim.Anlatımınız keyif verdi.
YanıtlaSilokumanıza çok sevindim ben teşekkür ederim
Sil