30 Ağustos 2013 Cuma

Foça

               Bir gün, foça'nın küçük balıkçı iskelesine sığmayacak kadar büyük bir sünger teknesi yanaştı sahile. Babam o akşam bir demlik çaydanlıkla ağbim ve beni alıp tekneyi ziyarete gitti. Hayatımda ilk kez bu kadar büyük bir tekne görüyordum. İçinde süngerler, süngerleri çıkarmak için dalgıç elbiseleri, basit vinçler gördüğümü hatırlıyorum. Babamın kaptana ne zamandır denizde olduklarını, nereden geldiklerini , bu bölgede sünger çıkıp çıkmadığını sorduğunu hatırlıyorum. Kaptanın cevaplarını net hatırlamıyorum ama süngerlerin o kendine has kesif kokusunu bugünmüş gibi hala hatırlıyorum. Sonra gemicileri, o günlerde define adasını, moby dick'in çocuk versiyonunu yeni okuduğumu, o nedenle de bütün gemicileri uzak denizleri bilen birer kahraman gibi gördüğümü hatırlıyorum. Kaptan bize bu sohbetten sonra tekneyi gezdirmişti. Gemicilerin yattığı dar yerleri görmüştüm.Geminin direklerine, palamarlarına hayranlıkla bakmıştım. Sonra günlerce foçanın dalga kıran ve iskelesindeki büyük kayayı kaptan köşküm olarak hayal etmiş, denizin dibinde mahsur kalan dalgıçlara mendirekten (gemiden) atlayıp yardım etmiş, büyük dalgalar ve fırtınalardan gemimi kurtarmış, yolumuzu kesen korsanlarla savaşmış ve sağ salim karaya sevgilime dönmüştüm. Işte sevgilim sanki o zamanlar beni karada karşılayan da senmişsin gibi geliyor.
            Ilık rüzgar karadan kekik ve böğürtlen kokusunu denize doğru taşıyor, berrak masmavi gökyüzünde güneş henüz tam tepede değil, başım bu kokulardan mı yoksa az önce içtiğim sabah piposunun üzerine yüzmekten mi dönüyor tam kestiremiyorum ama öyle memnun olarak denizde uzanmışım ki kendimi evimde hissediyorum. Foça'da olmak bana uzun zamandır ayrı kaldığım evime dönmek gibi geliyor. Denizin kayalara yaklaştıkça daha açık bir ton alan, yosunların üzerinde koyulaşan mavi yeşili derinlerde ki muhteşem turkuazı , az önce dediğim gibi böğürtlen, kekik ve çam ormanı kokuları, her şey öyle tanıdık ki. Işte böyle denizde uzanmış sünger teknesini  düşünürken sevgilim sen geliyorsun aklıma, Senin yüzün. Her zaman biraz oyuncu, biraz meraklı, zekice ama masum bakışların geliyor gözümün önüne... Yeterince dinlendiğime karar vererek kıyıya doğru yüzmeye başlıyorum. Nefes alırken berrak gökyüzü nefes verirken buz mavi yeşil kombinasyonu o kadar hoşuma gidiyor ki karaya kadar aralıksız yüzüyorum.
           O zamanlar Yeni Foça bu kadar popüler değildi. Küçük bir balıkçı köyüydü. Babam gibi rafineri işçileri ve bazı orta gelirli Karşıyakalılar yazın köylülerin tütün toplamaya gittikleri zaman bıraktıkları evleri kiralardı. Genellikle bu evlerin alt ya da üst katları kiraya verilirdi. Evler rumların bıraktığı eski taş evlerdi. Bunların zeminleri ise ahşap kaplama olur, zamanla tahta kuruları ya da başka sebeplerden aşınma nedeniyle yer yer delikler oluşurdu. İşte ağbimle bu deliklerden birini gözümüze kestirir, ev sahibinin kızını üstünü değiştirirken gözlerdik. Bu büyük maceraydı bizim için. Annemle babam ise evin pazar alışverişini manav gibi bir şey olmadığı için, çarşının arka sokağında ki sebze bahçelerinden bizzat toplayarak yapardı. Şanslı ağbim bu alışverişi fırsata dönüştürür, hemen bahçe sahibinin eşeğine biner gezerdi. Beni ise sen küçüksün diye bindirmezdi.  En sevdiğim şey ise, evin önündeki sedirlerde akşamları oturur, komşu çocuklarla o yıl seyrettiğimiz filmleri birbirimize anlatırdık, yıllar sonra Neşe bana okuduğu romanları anlatınca aynı keyfi almıştım. Gecenin ilerleyen saatlerinde kızların anlattığı aşk filmleri, erkeklerin anlattığı macera filmleri korku filmlerine dönüşür, bu filmlere bazen ev sahiplerinin çocuklarının anlattığı yöresel cinli, perili hikayeler karışırdı. Hele balıkçı çocuklarının öyle çok hikayeleri vardı ki denizde geçen. Ama özellikle foçanın girişinde Gencelli köyü yolu üzerindeki mezarlık hikayelerin temel çıkış noktasıydı. Babam, o zamanlar toprak yol olan bu yolda uzun yürüyüşlere çıkarırdı bizi. Yorulduğumuzda yakındaki bir ağaçtan incir toplar yerdik. Hele bu bahçelerdeki kuyularda o kadar güzel soğuk sular çıkardı ki, çok terlersek yüzme molaları verirdik. Çok yorulursak da dönerken bir at arabasının arkasına biner dönerdik eve. İşte bizim hikayelerde de, bu kuyular, at arabalarını kullanan cinler baş köşeyi kapladığı için ben karanlık olmadan eve dönmek isterdim. Köydeki bütün çocuklarla en sevdiğimiz şey ise o zamanlar foçaya sık gelen Alman ve Hollandalı çocukların renkli - genellikle de kavuniçi- olan palet, maske ve şnorkellerini renkli mayolarını seyretmek olurdu. Bizim maskeler genellikle siyah ya da mavi olurdu. Şnorkellerimiz ise, demir bir boru ve ucunda top şeklindeydi. Dalınca top borunun girişini kapatır ağzımıza su gelmesine engel olurdu. Aslında düşününce bunlar daha kullanışlı gibi geldi.
      İşte sevgilim, sen bana, yabancı ülkelerde geçen filmlerin, perili, deniz kızlı hikayelerin, baş kahramanlarını; serin, deniz, böğürtlen ve kekik  kokulu, yıldızlarla dolu foça gecelerinin  ışıltısını, yediğim incirlerin, içtiğim soğuk temiz kuyu sularının tadını taşıyorsun. Foça deyince, foça'da olunca sen geliyorsun aklıma hep...