22 Aralık 2011 Perşembe

Harem Vapuru

Bazen böyle oluyor işte. Nedensiz bir şekilde içimde bir yer kanıyor. Vapurda canı sıkkın oturmuş, bu sefer neresi kanıyor acaba diye kendimi yokluyorum. Akşam karanlığı vapurun içine de yansımış, ışıklar ne içimi ne de vapuru aydınlatıyor. Derken karşı çaprazımda oturan orta yaşlı, temiz yüzlü adam, elindeki simidi uzatıyor, tok ve kendinden emin bir sesle "buyrun birlikte yiyelim" diyor. Teşekkür ediyorum. Almayacağımı söylüyorum. Başımı tekrar önüme indirdiğimde, o güne kadar bütün uzun yol yolculuklarında, matah bir şeymiş gibi, daha baştan yanımdakiyle varana kadar tek kelime konuşmayacağım diyerek yanlarına oturduğum herkesten ve bu adamdan asık suratlılığımdan ötürü özür diliyorum. Derken masaya bir adam daha geliyor. İlk adam, ona da aynı teklifi yapıyor. Elindeki simidi uzatarak "buyrun birlikte yiyelim" diyor. Ama bu yeni adam daha sıcakkanlı, teşekkür ettikten sonra birazdan yemek yiyeceğini düzenini bozmak istemediğini tatlı bir tebessümle anlatıyor. İlk adam, yorgunca başını önüne eğerek sanki elindeki simidi tek başına yemek istemezmiş gibi simidini yiyor. Benim gibi onun bu halini gören diğer adam, kaç yaşındasın diyor. Ben içimden daldı konuya tam ortadan diyorum. İlk adam, elliüç olduğunu söylüyor. Diğeri kendisinin yaşını tahmin ettirmeye çalıştıktan sonra altmış yaşında olduğunu söylüyor. Böyle tahmin ettirmeye çalıştığına göre bakayım bir neye benziyor diye adama bakıyorum. Göstermiyor evet. Ama, oldum olası da, erkekler arasındaki bu muhabbeti hiç sevmem. "Niye senin yaşını tahmin edeyim kardeşim? Kompliman mı yapacağım erkek erkeğe" derken beklenen soru geliyor. Diğer adam, bana "sen kaç yaşındasın"  diyor. Hadi bakalım, istemeye istemeye yaş sohbetinin ortasındayım. Kendimi sözlü sınav gerginliği içinde hissederek,"kırkbeş" diyorum. Şimdi sınav sonucunu bekler gibi gergin, cevabı bekler buluyorum kendimi. Adam, sen de iyisin ama zayıflaman lazım diyerek, bir de tavsiye veriyor.Yani gene dörtbuçuktan beş.

Vapur yanaşmaya başlıyor, dikkatli olun anonsundan sonra yol arkadaşlarıma iyi akşamlar dileyerek merdivenlere yöneliyorum. İçimde sabah kulaklığımda dinlediğim bir parça çalmaya başlıyor. Dalaras, El Cascabel'i söylüyor. Ruhuma yüzünü öğleden beri göstermeyen neşe, gene benimle birlikte. Durağıma doğru yürürken şehirler arası otobüs çığırtkanları muhtelif şehirlere davet ediyorlar.

20 Aralık 2011 Salı

Ayasofya


Sevgili dostlarım, Aylağın asıl işi hayal kurmaktır . İstanbul bir aylak için eşsiz fırsatlarla dolu bir şehirdir. . Çevresindeki her şey onun hayal kurabilmesi için yaratılmıştır sanki. Bilgi edinmek de bir aylak için, ancak iyi hayal kurabilmesine yardımcı oluyorsa iyidir. O nedenle, bir aylaktan -örneğin benim gibi bir aylaktan- kültürel turlar yapmanıza yardımcı olmasını, rehberlik etmesini isterseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü muhtemelen bir caminin ya da kilisenin avlusuna oturacak ve size hiç hissettirmeden kendi hayal evreni içerisinde aşağıda anlatacağım türden hayaller kuracaktır.

Bahardan avans alınmış güneşli bir günde, Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru hiç acele etmeden çevremdeki bir çok milletten insanı seyrederek yürüyordum. Kendimi bazen Bükreş’ten Laleli ve Kapalı Çarşı’ya alışverişe gelmiş bir Romen gibi, bazen ofisinden çıkmış adliyeye doğru yürüyen yaşlı bir avukat gibi, bazen yıllardır Amerika’daki büyük kuyumculara çalışan ermeni bir atölyeci gibi hissediyordum. Çemberlitaş hamamının yanından geçip  Sultanahmet parkına yaklaştıkça Ayasofya kendini göstermeye başladı ve ben kendimi yavaş yavaş 570 yıllarında Bizanslı bir duvarcı ustası gibi hissetmeye başladım. Mese yolundan Ayasofya’ya doğru adımlarken (şimdiki Divanyolu caddesi) şöyle bir plan yaptım. Ayasofya’daki Pazar ayinine katıldıktan sonra Hipodrom’da araba yarışlarını ve aralarda  yapılan hayvan, mim ve dans gösterilerini izleyerek günümü geçirecektim. Ama sizlere çok uzun bir yazı yazmamak için bugün katıldığım Pazar ayinini anlatacağım. Yalnızca şu kadarını belirtmekle yetineyim. Ben sıkı bir mavi taraftarıyım. Zira, dört temel takımın rengi, dört temel elementi ve aynı zamanda dört mevsimi temsil eder. Toprak, ateş,deniz ve hava. Ben kargaşaya bulaşmadan bir aylak olarak günün tadını çıkaracağım. Sevgili dostlarım, sizler şimdi özel sağlık sigortaları, SGK’lar, gazetelerin sağlıklı yaşam sayfalarının bilgilendirmeleri, fitness salonları gibi yaşam kalitenizi yükseltecek özel korumalar altında yaşarken, biz bunların tabii hiç birine sahip olmadan hayatımızı sürdürüyoruz. Sık sık çıkan savaşlar, özellikle biz duvarcıların hiç bir koruma önlemi olmadan çalışması da cabası tabii. Ayrıca kentte çıkan isyanlar ve kargaşanın yanısıra İmparatorluk’ta askerlik görevlerini yapmaya gelmiş barbarlar işin cabası. Ölümün bu kadar yakın bir ihtimal olduğu hayatımda dini vecibelerini yerine getiren sıkı bir Hıristiyan olmamı da doğal karşılamanızı rica ederim. Yalnız sizlerin mi yoksa bizlerin mi hayatı daha iyi, özgür ve keyifli  tartışmasına girecekseniz doğrusunu isterseniz bu tartışmada sandığınız gibi güçlü argümanlara sahip olmadığınızı daha baştan söylemem gerekir.

Neyse, sizlerin bugün dergi ve gazete sayfalarında gördüğünüz, içinizden bazılarının “adamlar yapmışlar ağbi” nidalarıyla , bazılarınınsa tarihi ve mimari ayrıntıları inceleyen meraklı entellektüel gözleriyle gezdiği Ayasofya, bizim o zamanlar hem katedral kilisemiz hem de İmparatorluk kilisemizdi. Bizler, Kilisenin güneybatı kısmında yer alan, şimdiki Ayasofya Meydanı o zamanlarki adıyla St.Augustus Meydanı ile bitişik olan Atrium’da, ayin başlamadan önce şehirde dolaşıp gelen Ayin Alayı’nı beklerdik. Ben bulunduğum yerden şimdi İmparator’un tüylü tacıyla ata binmiş heykelinin bulunduğu alanı görebiliyorum. Atriumdaki çeşmenin yanında kalabalık bir toplulukla ayin alayını beklerken hipodromda gösteriye çıkan bir dans grubunun arkasında çalan değerli arkadaşım Erginiusla karşılaşıyorum.  Ama size az önce bulunduğum St.Augustus meydanında neler gördüğümü de söylemeliyim ki, gözünüzde canlandırın. Bir kere şimdi Topkapı Sarayı’nın yanında bulunan Halke Kapı’sını görüyorum. Bu kapı, İmparatorluk Sarayı’nın kente açılan kapısı. Sonra Aya İrini gene var. Diğer tarafta ise, Aziz Samson Hastanesini görebilirsiniz. Ayasofya’nın Kuzey ve Güney payandaları yok ve çeşitli binalarla çevrili. İlki, Patrikhane. Burası Kilisenin güneyinde. Yani şimdiki çıkış kapısının olduğu yerde. Narteksin üstündeki galeriye şimdi hala görebileceğiniz bir kapı vasıtası ile bağlı.  Ayrıca vaftizhane var. Bunlar iki adet. Kuzeydoğudaki büyük vaftizhaneyi bugün göremiyorsunuz ama bugün II.Selim türbesinin olduğu güneybatıda bulunan vaftizhane hala mevcut.

Evet, ayin alayı geliyor. Patriğimiz Narteks’e giriş duasını okuduktan sonra bizler de Atriumdan nartekse geçiyoruz. Burada girişte asılı bir perdenin arkasında hadımağaları İmparatorumuzun tacını çıkarıyor.Tacını çıkardıktan sonra Patriğe doğru ilerliyor ,ilk önce başdiyakosun elinde tuttuğu İncil’in önünde secdeye duruyor daha sonra Patriği selamlayıp öpüyor ve İmparator kapısına kadar gidip burada Tanrı’ya şükretmek için üç kez secdeye duruyor ve ancak  Patrik duasını bitirdikten sonra içeri giriyor. Atrium’dan dış nartekse üç giriş kapısı var. İç narteksten Sahın’a ise  ise dokuz. Bunları bugünde hemen farkedebilirsiniz. İmparatorumuz İustinianus ve Patriğimiz Sahın’a yani Naos’a geçtikten ve yerlerini aldıktan sonra biz de, dokuz kapıdan Sahın’a doğru akın ediyoruz. Tüm İmparatorluk asaları ve işaretleri kilisede sağlı sollu asılmış. Roma perdeleri ve ve sancakları aşağıda açıklayacağım Solea’nın iki yanına asılı duruyor. Ancak, burada biz sıradan halkın doğrudan ortaya doğru gitmesi yasak. Çünkü, bugün gezerken görebileceğiniz yeşil mermer çizgiler soyluların ve İmparatorluk maiyetinin nerede duracağını gösteriyor. Bizler ise, İkonastasis’in orta kapısından batıya doğru, mermer levhalardan oluşan alçak parmaklıklarla sınırlanmış solea adı verilen koridordan galerilere doğru gidiyoruz. Artık doğu apsisinin içerisinde yer alan kutsal mekanda Patriğimizi ve din adamlarını, altın ayaklar üzerine oturtulmuş üzerinde ciborium’un (kutsal ekmek kabı) ve tepesinde  bir haçın bulunduğu , üzeri sekizgen gümüşten bir savanla kaplı lekesiz beyaz taştan yapılmış sunak masasını görebiliyorum. Din adamları da bu sunağın apsisinin içinde yarım daire şeklinde uzanan Synthronon adını verdiğimiz sıralarda oturuyorlar. Sıraların üst bölümleri gümüşle kaplı. Din adamlarına ayrılmış bu kutsal mekan sütunlar üzerinde yükselen gümüş ve oyma figürlerle süslü parmaklıkla çevrili. Şimdi,İmparator Patriğin yardımı ile kutsal alana giriyor, sunağın örtüsünü öpüyor, sunağın yanında duran haçı tütsüyle kutsuyor ve  bizim gözlerimizden uzak bir yerde Kilise’nin güney yan sahnının doğu ucunda bulunan Mitatorion’a geçiyor. Giymesi gereken uzun ve ağır mantoyu ancak burada çıkarabiliyor.Ayin sırasında kendisini dört kez görebileceğiz. Küçük giriş denilen adakların verilmesi için, İncil’in okunması için, takdis öpücüğü ve komünyon için çıktığında.

Yaklaşık üç saat süren bu ayinden sonra dışarı çıkıp, hipodroma doğru yol alıyorum.  

11 Aralık 2011 Pazar

Kalamış Marina

Güzel bir pazar sabahı. Hava bulutlu olsa da, bulutlar, gökyüzünün maviliğini kapatacak kadar alçakta ve sık değil. Arka masada üç kişi var. Bunlardan yaşı otuzbeş kırk arası olan, yaşlı adama ondan alacağı tekneye ait sorular soruyor. Teknenin üstünde hangi donanımlar var, bir depo ile kaç mil gidiyor vb. Alacağı ilk tekne olduğunu anlatıyor adam, yaşlı olan ise ona; ilk teknesi ise, daha küçük bir şey almasını öğütlüyor. Adam, küçük bir tekne alırsa kendisini sıkabileceğini, başlangıcı yaşlı adamın sattığı gibi bir tekne ile yapmak istediğini söylüyor. Diğer masada ise, kahvaltı bitirilmiş, havanın poyraz mı, lodos mu olduğu konuşuluyor. Aletlere göre lodos, esen rüzgara bakılırsa poyrazmış.

Kalamış Marina'dayız. Burası, Marina'nın Divan'a ait brasseriesi. Yerler bir teknenin güvertesi gibi ahşap döşenmiş. Küçük bir geminin kaptan köşkünün üstü bar olarak kullanılıyor. İleride ise gene bir gemiden sökülmüş lomboz var. Sanki güvertedesiniz. Garson hemen hemen bütün müşterileri tanıyor. Servis yaparken hiç sormadan çaylarını , kahvelerini alışkanlıklarına göre getiriyor. Karşımızda yüzlerce yelkenlinin direkleri görünüyor. Çevrede yürüyüşe çıkmış, kah marinada bağlı , kah arkadaki tekne parkında  kızağa çekilmiş tekneleri ile ilgilenmeye gelmiş, burberry , paul&shark markalarını gerçek kullanım alanlarında görebileceğiniz bir çok insan. Eminim çoğu, tanıdığımız şirketlerin CFO,CEO ya da ortaklarından biri, yönetim kurulu üyesi ya da aileden zengin kişiler. Bu adamları (ve kadınları) gündelik hayatlarının içerisinde görebileceğiniz nadir yerlerden biri bence Kalamış Marina.Bazıları yeni aldığı teknesiyle yazın yapacağı akdeniz seyahatine pratik olmak üzere bu tür havalarda adalara kadar gidiyor, bazıları zevkine bu tür havalarda yelkene çıkıyor. Genellikle adalara kadar gidiliyor, orada bir meyhanenin iskelesine yanaşılıyor, rakı balık sohbetinden sonra da akşam dönülüyor. Marina'daki yüzlerce yelkenli arasında, takımların yelkenlilerinden tutunda her sınıf ve boyda tekne görmek mümkün. Tabii, harika motor yatlar da var. Sohbetlerin konusu ise, bir türlü bırakılamayan sigara ya da bırakılmış ama tekrar içilmesinden duyulan korkular. Genellikle orta yaş ve üstü bu grupta sağlıklı yaşamak, sohbetlerin ortak noktası.

Buraya gelme nedenim kızikonun yakınlarda bir yerde aldığı özel matematik dersi. O ders alırken, ben de pazar aylaklığı yapıyorum böyle. Biraz ileride Fenerbahçe burnunda, yan yana sıralanmış İstanbul Yelken Kulübünün, Fenerbahçe Yelken Kulübünün de yerleri var. Yazın buralarda yemek yemek apayrı bir keyiftir. Bahçeye çıkarken ceviz  döşemeleriyle toplantı odalarını ya da salonlarını görebileceğiniz İstanbul Yelken Kulübü burada çok yaşanmışlıklar, toplantılar ve gezi planları yapıldığını size fısıldar.Kuruluşu 1952 yılına dayanmaktadır. Eşyaların hiç biri kitsch değildir. Çok rafine bir zevkin yansımasıdır. Ben buraları çok severim. Bambaşka hayatlar ve hikayeler vardır. Neşe'nin bir kaç dostu sayesinde bu hayatların bazılarına da tanık olmuştum.Yanında iki çayla süslediğim omletimi yedikten sonra, kalkıp biraz da parkta yürüyeyim diyorum. Marina'nın çıkışında bütün denizcilerin babası Sadun Boro ve eşinin heykelini selamladıktan sonra, yönümü Fenerbahçe burnuna doğru değil de tersi istikametine doğru çevirip hemen yandaki parkta kısa bir gezintiye çıkıyorum. Burada bir tenis kortu ve bir de mini futbol sahası var. Oldukça bakımlı bu parkta biraz daha yürüyerek, ders saatinin bitmesini bekliyorum.

Kızikomun dersi bitmiş, ders modundan çıkıp hemen arabada kendi cd'sini koyuyor. Biryandan da beni upgrade ediyor. Kıziko, burber tarzı müziğe merak sarmış, ellili yıllar tarzı bir müzik bu. Hani şu duş altında ya da soyunma odalarında bir kaç kişi birlikte söylerler ya, o tarz işte. Adamın biri kızkardeşi Kate'in ne güzel dans ettiğini anlatıyor. Yolumuz Caddebostan'dan geçerek Ataşehir'e gitmek üzere kurulu, ancak, Caddebostanda Migros'un bir üst versiyonu olan Macro'da durup akşam yemeği için bir şeyler alacağız. Ben İstanbulun bu bölgesine doyamıyorum. Eski yalılar, ahşap evler, ahşap bir kaç katlı apartmanlar, köşkten bozulmuş ama hala geniş bir bahçesi ve estetiği olan apartmanlar. Bir sürü çiçeğin ve ağacın kokusu toprak kokusu ile karışmış. Buralarda yürümek bambaşka bir keyif.

8 Aralık 2011 Perşembe

pekhan

İçeri girdiğimizde rutubetli havayı derin derin içine çekti. Ortaya doğru yürüyerek sıvaları ve boyaları dökülmüş duvarlara neredeyse karanlık denebilecek ışıkta, sevgiyle bakarken, bana dönerek "Atıl ağbi, fazla zamanını almayacağım, umarım işini bölmüyorum" dedi. Rahatsız olmadığımı, isterse kendisini yalnız bırakabileceğimi söyledim. Şimdi burayı şirketin bir ön deposu gibi kullandığımızdan, etraftaki tek tük  eşyalarımıza bakarak, olabilecek bir kaybolmadan sorumlu tutulabileceği korkusuyla kalmamı istedi. Eski dükkandan kalan bir kaç, hiç bir özelliği olmayan masayı elleriyle okşadı. "Patronum şurada otururdu "dedi. Köşedeki küçük, dar, eski masayı göstererek," Bizler de, işte şuradaki duvarın kıyısındaki uzun masada otururduk". Bahri, burada otuz yıl çalışmış. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerini aynı yerde yaşamış. Hanı bizim satın almamızdan kısa bir süre sonra, ustası  ve patronu olan İskender efendi, ilerlemiş yaşında tutulduğu kanser hastalığından fazla çekmeden vefat etmişti. Daha sonra oğulları da, babalarının bu bilezik atelyesini devam ettirmeme kararı almışlar, yirmiye yakın çalışanın kıdem tazminatlarını ve diğer bütün alacaklarını eksiksiz ödedikten sonra dükkanı kapatmışlardı. Bahri de,bilinen dürüstlüğü ve altın konusundaki bilgisi nedeniyle kapalı çarşı'da bir altın dükkanının yönetimini üstlenerek çalışma hayatına devam ediyordu. Ama, yaklaşık kırk yıldır dost olduğu hanın çaycısı Alaattin'in ocağına sabahları gelerek, kedisinden çırağına tamamını tanıdığı sokakta her sabah, kahvaltısını etmeden işe başlamazdı. Arada da, benden izin alıp, eski atelyesini ziyaret eder, sanki orayı ziyaret etmekle yenilenirdi. Atelye'ye girince, gözlerinden, gülümsemesinden  binlerce anı'nın aynı anda canlandığını görebilirdiniz.

Pekhan, Çorlulu Ali Paşa Medresesinin arkasındaki, Medrese Çıkmazı Sokakta. Dışarıdan bakılınca hiç bir mimari özelliği yok. Güzel bir yer de değil. Ama insanları ve hikayeleriyle bence çok önemli bir han. Ben bu hanın hikayelerine ve insanlarına, çalıştığım şirketin finansmanından sorumlu olmam nedeniyle hanın alım sürecinde oynadığım rolden ve daha sonra da şirkette yer olmaması nedeniyle, zorunlu olarak yerleştiğim yönetim kurulu toplantı odasından çıkarak hanın eski sahibinin odasına yerleşmem nedeniyle tanık oldum.

Han, 1940'lı yıllarda yapılmış. Hanın satış sürecinde eski sahiplerinin temsilcisi ile tanışmıştm. Adam, ailesinin iki kuşaktır çalışmadığını söylüyordu. Sülalede çalışan son kişi, dedesi imiş. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Atatürk'ün azınlıklardan kalan malları pay ettiği sıralarda, dedesine de kapalı çarşı'dan çok sayıda mülk kaldığını, dedesinin daha sonra tekstil konulu bir fabrika kurduğunu, mülklerine çok ilaveler yaptığını anlatıyordu. Şu anda, ailenin çok sayıda mülk satmasına rağmen, yalnızca kendisine ait mülklerin sayısının yetmişe yakın olduğunu, işinin muhasebecisi aracılığıyla bu mülklerin kiralarını toplamak olduğunu söylüyordu. Benim için ise, bu adam, hayatımda yaşam boyu çalışmamış ama bir şey de olmamış tek örnekti. Doğrusunu isterseniz, bugüne kadar başka bir örnekle de karşılaşmadım. Ama kişisel düşlerim içersinde, mirasyedi olup, iyi bir aylak olmak da olduğundan, bu adam çok dikkatimi çekmiş, hiç bir sohbet fırsatını kaçırmamıştım.

Odabaşılık Kapalı Çarşı'da, Osmanlı zamanından kalan bir sistem, bir gelenek. Şirketin temsilcisi olarak, bu yeni satın aldığımız han'da, üstelik eski sahibinin mobilyaları ile döşeli bir oda sahibi olmam nedeniyle, han'da ki herkes, beni yeni odabaşı olarak görmeye başlamıştı. Onlar, bana yeni odabaşı gözüyle bakarken, ben de odabaşıların görevlerini öğreniyor, bunların çoğunu hanın eski çaycısı Alaattin'e devrediyordum. Odabaşılar bilindik apartman,han yöneticisinin görevlerine ilave olarak, hanın çay ocağını işletiyorlar. Bürolarda odabaşından izinsiz - ki genellikle izin vermiyorlar- yiyecek, içecek madde sokmak yasak. Hanın güvenliği, açılış ve kapanış saatleri, han sakinleri arasında ortak kullanımdan çıkan sorunları çözmek, hanın ortak kullanım alanlarının elektrik, su vb. masraflarını ödemek, temizliğin sağlanması, kiraların toplanması hep onlara ait. Bu hizmetlere karşılık olarak, hem hanın çay ocağını çalıştırıyorlar, hem varsa büfesi onlara ait, hem de kiranın yüzde onu kadar bir pay onlara ait. Öyle kapıcı gibi sünepe değil bayağı otoriter adamlar yani.

Kapalı Çarşı çevresinde ki bu hanlarda, benim ilk geldiğim zamanlarda hayretle farkettiğim bir şey var. Güvercinler. Bizler İzmir'de böyle bir şeyle pek karşılaşmayız. Ya da ben hiç karşılaşmadım. Ama burada, neredeyse hemen her hanın çatısında, güvercinlikler var. Hanların odabaşıları, bu güvercinleri eğitiyor, yetiştiriyor. Sonra da, ya yarıştırıyorlar ya da satıyorlar. Dolayısıyla, çatılarda, güvercinler, İstanbul manzarası ve hanın güvenlik köpekleri ile bambaşka bir hayat sürüyor. Bu köpeklerin hikayesi de ilginç. Örneğin, bir zamanlar bizim hanın efsanevi köpeği Şako. Şako, bir Alman Kurdu. O kadar akıllı bir hayvan ki, hala hikayeleri anlatılıyor. Gece, mesai'ye kalanlara , nasıl duraklarına kadar eşlik ettiği, onların otobüslerinde gözden kaybolana kadar göz kulak olduğu, hanın sakinlerini ve onların müşterilerini tek tek nasıl tanıdığı, arada giren hırsızları ve gözünün tutmadığı kişileri nasıl kıstırdığı gibi bir çok hikayesi var. Şimdiki köpek ise, onların deyimiyle bir "etlli ekmek kafalı" olan rotweiler. Ona bir tek,Alaattin yaklaşabiliyor. Diğer herkes için gerçek bir tehdit. Yalnızca akşamları han kapanırken, hanın içerisinde kimse kalmadığından emin olunduğunda  serbest bırakılıyor ve sabah Alaattin hanı açarken onu da çatıda ki kulübesine bağlıyor.

Eğer kendinize, han'dan ya da sokaktan iyi dostlar edinmişseniz; Cumartesi öğleden sonraları, bizim hanın karşısında ki hanın altında, üç metrekarelik dükkanında o kadar pislik içerisinde yediğim en güzel kebapları yapan Mustafa Usta'dan aldığınız adana, urfa , tavuk ve et şişleri, çatıda, İstanbulun hem Marmara denizini, hem haliçi, hem de kıyıdan köşeden boğazı gören köşesinde kurulan mangala ve içki alemine takılabilirsiniz. İnanın sohbetin ve yemeklerin tadına doyamazsınız. Bu sohbetlere ve alemlere davet edilmek için esnaf sizi bir çok sınama ve testten geçirir. Adeta, bir gizli tarikat buluşmasıdır. Ben ilk davet edildiğimde, doğrusu gururum çok okşanmıştı. Tabi, gene, Cumartesi öğleden sonraları ya da hafta içi akşam üzerleri sokağın asmalarla kaplı gölgelerinde az paralara oynanan kağıt oyunlarını seyretmek ise bambaşka bir keyiftir. Hele yaz sabahları sokağın ortasında büfeci Erdal'dan aldığınız tostu yiyip diğer handan gelen su bardağında ki, tavşan kanı çayı içerek bir yandan da gazetenize göz atarak kahvaltı etmek. Çevrenizdekilerin sizin gazetenin spor sayfasını değilde finans sayfasını ya da okkalı bir makale okurken gördüklerinde, takındıkları saygılı tavırları çaktırmadan seyretmenin tadına doyum olmaz.

5 Aralık 2011 Pazartesi

başlangıç

Bizim ailede, hatırladığım kadarıyla yurt dışına ilk kez dedem çıkmıştı,ikinci eşi ile birlikte gittikleri Almanya ve Avusturya gezisinden döndüğünde, kendisine hoşgeldin ziyaretine gittik. Merakla anlatacaklarını bekliyordum.Dedemin ve daha sonra yurt dışına çıkan bir çok tanıdığımızın, babamın izlenimlerini dinlemek için sorular sorup, yanlarına gittiğimde, hepsinin söylediği ilk şey, "yerler, bal dök yala" idi. Dedemin Avrupa gezisi fotoğraflarından hatırladığım, üstü cam kaplı gezinti teknesi ve o tekneyle galiba Ren nehrinde yaptıkları gezinin fotoğrafları idi. Bize, Almanya'dan gelirken, uçakta dağıtılan- henüz bizde olmayan -plastik çatal kaşık,bardak vb.şeyler getirmişti.Bir de o tarihlerde , siz de hatırlıyor musunuz bilemiyorum, uçaklarda lacivert çantalar verilirdi. Dedem bana,,Almanya'da taksilerin dahi, Mercedes marka olduğunu  bizden onyıllarca ileride olduklarını anlatıyordu. Teyzemin kızlarından birisi, Almanya'ya çalışmaya gitmişti eşi ile. Yazları tatil için, asıl memleketleri olan Ankara'ya gelirler, arada denize girmek için İzmir'e uğradıklarında, bizi de ziyaret ederlerdi. Onlardan hatırladığım ise, akranlarım olan çocuklarının, o tarihlerde Türkiye'de henüz çıkmamış olan mayonezi çok sevdikleri, Güzin abla'nın sık sık fazla yememeleri için uyardığı idi. Bir de anneme o tarihlerde bizde gene henüz çıkmamış olan  plastik taraklar getirirdi. Fotoğraflarda, kırmızı boyalı tek katlı evlerini gördüğümü hatırlıyorum. Onlar da, Almanya'nın, ne kadar temiz olduğunu,sık sık "yerler bal dök yala" deyimi ile tarif ederlerdi. Bir kere, halamın eşinin Amerika'dan gelen  kardeşi ile babamın konuşmalarına şahit olmuştum. Babam, ırk ayrımcılığının hala sürüp sürmediğini sormuş; o da, artık otobüslerde ve bir çok yerde zencilerin karışık oturduklarını, hemen hemen her yere girebildiklerini, ama çok pis koktuklarını anlatmıştı. Onun bu sözlerine hayret ettiğimi  hatırlıyorum.

Yani, başka yerler gören tanıdıklarım bana bir türlü , merakımı çok çeken yabancı ülkeler, başka şehirler için, düş gücümü harekete geçirip, bol bol hayal kurabileceğim yeterli malzeme vermiyorlardı.

Halamın yazları İzmir'e gelirken bana hediye olarak getirdiği, Milliyet Çocuk dizisinin romanlarında, şimdi adını unuttuğum bir roman vardı. Bu romanda, İngiltere'de yaşayan bir çocuk, mürebbiyesi ile birlikte yaşarken, mürebbiyenin uslu durup, derslerine çalışırsa ona aya çıkan bir merdiven bildiğini ve birlikte o merdiveni kullanarak aya çıkabileceklerini söylediğini hatırlıyorum. Çocuk ve mürebbiye'nin aya birlikte çıktıklarını , oradan bütün dünyayı gözlediklerini, big ben kulesini  ve şimdi hatırlamadığım pek çok meşhur yeri oradan gördüklerini hatırlıyorum. O gece,ben de, uygun bir hava akımı bulduğum zaman yükselebileceğim, bazı bulutların beni taşıyabileceği, önemli olanın gitmek istediğim yöne doğru hareket eden bulutu yakalayıp, kendimi onun üzerine bırakmak olduğu, eğer o bulut yüksekten geçiyorsa da gene kendimi o yöndeki hava akımına bırakarak o buluta doğru gidebileceğimi gördüğüm bir rüya gördüm. Ertesi gece, annemin ay sonlarında ki zor günler için biriktirdiği bozuk para kutusundan bir miktar para ile yatağa girdiğimi ve Almanya'daki o gezinti teknesine binip, Mercedes marka taksi ile gezdiğimi hatırlıyorum.

Daha sonra, bu yaşıma kadar bir çok kitap okudum. Bu kitapların çoğunda İstanbul bir çok mekanı ile geçiyordu. Ben de, kitapların dünyasına daha iyi girebilmek için, kurum içi eğitim, sınav, tatil gibi bir çok nedenlerle ara ara geldiğim İstanbul'u zaman buldukça ve olabildiğince geziyordum. Ama, bir türlü kitaplarda ki havaya giremiyordum.

Kitaplarda ki, havayı solumam için, İstanbul'a yerleşmem gerekmiş.

İşte, size, bahsettiğim havayı nasıl edindiğimin deneyimlerini anlatacağım. Anlatacaklarımdan, bence özellikle İstanbul'a kısa süreli gelmiş, ancak, sürekli İstiklal Caddesi ve Tophane gibi yerlerde dolaşmaktan sıkılmış diğer şehirlerden gelen insanların faydalanacağını düşünüyorum. Onlara, aya tırmanan merdivenle güzel bir konuma yerleşip, ben şehri gezerken, keyifle seyretmelerini (keyif verebilirsem eğer) tavsiye ederim.

Haydi kolay gelsin!..