20 Aralık 2011 Salı

Ayasofya


Sevgili dostlarım, Aylağın asıl işi hayal kurmaktır . İstanbul bir aylak için eşsiz fırsatlarla dolu bir şehirdir. . Çevresindeki her şey onun hayal kurabilmesi için yaratılmıştır sanki. Bilgi edinmek de bir aylak için, ancak iyi hayal kurabilmesine yardımcı oluyorsa iyidir. O nedenle, bir aylaktan -örneğin benim gibi bir aylaktan- kültürel turlar yapmanıza yardımcı olmasını, rehberlik etmesini isterseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü muhtemelen bir caminin ya da kilisenin avlusuna oturacak ve size hiç hissettirmeden kendi hayal evreni içerisinde aşağıda anlatacağım türden hayaller kuracaktır.

Bahardan avans alınmış güneşli bir günde, Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru hiç acele etmeden çevremdeki bir çok milletten insanı seyrederek yürüyordum. Kendimi bazen Bükreş’ten Laleli ve Kapalı Çarşı’ya alışverişe gelmiş bir Romen gibi, bazen ofisinden çıkmış adliyeye doğru yürüyen yaşlı bir avukat gibi, bazen yıllardır Amerika’daki büyük kuyumculara çalışan ermeni bir atölyeci gibi hissediyordum. Çemberlitaş hamamının yanından geçip  Sultanahmet parkına yaklaştıkça Ayasofya kendini göstermeye başladı ve ben kendimi yavaş yavaş 570 yıllarında Bizanslı bir duvarcı ustası gibi hissetmeye başladım. Mese yolundan Ayasofya’ya doğru adımlarken (şimdiki Divanyolu caddesi) şöyle bir plan yaptım. Ayasofya’daki Pazar ayinine katıldıktan sonra Hipodrom’da araba yarışlarını ve aralarda  yapılan hayvan, mim ve dans gösterilerini izleyerek günümü geçirecektim. Ama sizlere çok uzun bir yazı yazmamak için bugün katıldığım Pazar ayinini anlatacağım. Yalnızca şu kadarını belirtmekle yetineyim. Ben sıkı bir mavi taraftarıyım. Zira, dört temel takımın rengi, dört temel elementi ve aynı zamanda dört mevsimi temsil eder. Toprak, ateş,deniz ve hava. Ben kargaşaya bulaşmadan bir aylak olarak günün tadını çıkaracağım. Sevgili dostlarım, sizler şimdi özel sağlık sigortaları, SGK’lar, gazetelerin sağlıklı yaşam sayfalarının bilgilendirmeleri, fitness salonları gibi yaşam kalitenizi yükseltecek özel korumalar altında yaşarken, biz bunların tabii hiç birine sahip olmadan hayatımızı sürdürüyoruz. Sık sık çıkan savaşlar, özellikle biz duvarcıların hiç bir koruma önlemi olmadan çalışması da cabası tabii. Ayrıca kentte çıkan isyanlar ve kargaşanın yanısıra İmparatorluk’ta askerlik görevlerini yapmaya gelmiş barbarlar işin cabası. Ölümün bu kadar yakın bir ihtimal olduğu hayatımda dini vecibelerini yerine getiren sıkı bir Hıristiyan olmamı da doğal karşılamanızı rica ederim. Yalnız sizlerin mi yoksa bizlerin mi hayatı daha iyi, özgür ve keyifli  tartışmasına girecekseniz doğrusunu isterseniz bu tartışmada sandığınız gibi güçlü argümanlara sahip olmadığınızı daha baştan söylemem gerekir.

Neyse, sizlerin bugün dergi ve gazete sayfalarında gördüğünüz, içinizden bazılarının “adamlar yapmışlar ağbi” nidalarıyla , bazılarınınsa tarihi ve mimari ayrıntıları inceleyen meraklı entellektüel gözleriyle gezdiği Ayasofya, bizim o zamanlar hem katedral kilisemiz hem de İmparatorluk kilisemizdi. Bizler, Kilisenin güneybatı kısmında yer alan, şimdiki Ayasofya Meydanı o zamanlarki adıyla St.Augustus Meydanı ile bitişik olan Atrium’da, ayin başlamadan önce şehirde dolaşıp gelen Ayin Alayı’nı beklerdik. Ben bulunduğum yerden şimdi İmparator’un tüylü tacıyla ata binmiş heykelinin bulunduğu alanı görebiliyorum. Atriumdaki çeşmenin yanında kalabalık bir toplulukla ayin alayını beklerken hipodromda gösteriye çıkan bir dans grubunun arkasında çalan değerli arkadaşım Erginiusla karşılaşıyorum.  Ama size az önce bulunduğum St.Augustus meydanında neler gördüğümü de söylemeliyim ki, gözünüzde canlandırın. Bir kere şimdi Topkapı Sarayı’nın yanında bulunan Halke Kapı’sını görüyorum. Bu kapı, İmparatorluk Sarayı’nın kente açılan kapısı. Sonra Aya İrini gene var. Diğer tarafta ise, Aziz Samson Hastanesini görebilirsiniz. Ayasofya’nın Kuzey ve Güney payandaları yok ve çeşitli binalarla çevrili. İlki, Patrikhane. Burası Kilisenin güneyinde. Yani şimdiki çıkış kapısının olduğu yerde. Narteksin üstündeki galeriye şimdi hala görebileceğiniz bir kapı vasıtası ile bağlı.  Ayrıca vaftizhane var. Bunlar iki adet. Kuzeydoğudaki büyük vaftizhaneyi bugün göremiyorsunuz ama bugün II.Selim türbesinin olduğu güneybatıda bulunan vaftizhane hala mevcut.

Evet, ayin alayı geliyor. Patriğimiz Narteks’e giriş duasını okuduktan sonra bizler de Atriumdan nartekse geçiyoruz. Burada girişte asılı bir perdenin arkasında hadımağaları İmparatorumuzun tacını çıkarıyor.Tacını çıkardıktan sonra Patriğe doğru ilerliyor ,ilk önce başdiyakosun elinde tuttuğu İncil’in önünde secdeye duruyor daha sonra Patriği selamlayıp öpüyor ve İmparator kapısına kadar gidip burada Tanrı’ya şükretmek için üç kez secdeye duruyor ve ancak  Patrik duasını bitirdikten sonra içeri giriyor. Atrium’dan dış nartekse üç giriş kapısı var. İç narteksten Sahın’a ise  ise dokuz. Bunları bugünde hemen farkedebilirsiniz. İmparatorumuz İustinianus ve Patriğimiz Sahın’a yani Naos’a geçtikten ve yerlerini aldıktan sonra biz de, dokuz kapıdan Sahın’a doğru akın ediyoruz. Tüm İmparatorluk asaları ve işaretleri kilisede sağlı sollu asılmış. Roma perdeleri ve ve sancakları aşağıda açıklayacağım Solea’nın iki yanına asılı duruyor. Ancak, burada biz sıradan halkın doğrudan ortaya doğru gitmesi yasak. Çünkü, bugün gezerken görebileceğiniz yeşil mermer çizgiler soyluların ve İmparatorluk maiyetinin nerede duracağını gösteriyor. Bizler ise, İkonastasis’in orta kapısından batıya doğru, mermer levhalardan oluşan alçak parmaklıklarla sınırlanmış solea adı verilen koridordan galerilere doğru gidiyoruz. Artık doğu apsisinin içerisinde yer alan kutsal mekanda Patriğimizi ve din adamlarını, altın ayaklar üzerine oturtulmuş üzerinde ciborium’un (kutsal ekmek kabı) ve tepesinde  bir haçın bulunduğu , üzeri sekizgen gümüşten bir savanla kaplı lekesiz beyaz taştan yapılmış sunak masasını görebiliyorum. Din adamları da bu sunağın apsisinin içinde yarım daire şeklinde uzanan Synthronon adını verdiğimiz sıralarda oturuyorlar. Sıraların üst bölümleri gümüşle kaplı. Din adamlarına ayrılmış bu kutsal mekan sütunlar üzerinde yükselen gümüş ve oyma figürlerle süslü parmaklıkla çevrili. Şimdi,İmparator Patriğin yardımı ile kutsal alana giriyor, sunağın örtüsünü öpüyor, sunağın yanında duran haçı tütsüyle kutsuyor ve  bizim gözlerimizden uzak bir yerde Kilise’nin güney yan sahnının doğu ucunda bulunan Mitatorion’a geçiyor. Giymesi gereken uzun ve ağır mantoyu ancak burada çıkarabiliyor.Ayin sırasında kendisini dört kez görebileceğiz. Küçük giriş denilen adakların verilmesi için, İncil’in okunması için, takdis öpücüğü ve komünyon için çıktığında.

Yaklaşık üç saat süren bu ayinden sonra dışarı çıkıp, hipodroma doğru yol alıyorum.  

2 yorum:

  1. Teşekkür ederim.Anlatımınız keyif verdi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. okumanıza çok sevindim ben teşekkür ederim

      Sil