İçeri girdiğimizde rutubetli havayı derin derin içine çekti. Ortaya doğru yürüyerek sıvaları ve boyaları dökülmüş duvarlara neredeyse karanlık denebilecek ışıkta, sevgiyle bakarken, bana dönerek "Atıl ağbi, fazla zamanını almayacağım, umarım işini bölmüyorum" dedi. Rahatsız olmadığımı, isterse kendisini yalnız bırakabileceğimi söyledim. Şimdi burayı şirketin bir ön deposu gibi kullandığımızdan, etraftaki tek tük eşyalarımıza bakarak, olabilecek bir kaybolmadan sorumlu tutulabileceği korkusuyla kalmamı istedi. Eski dükkandan kalan bir kaç, hiç bir özelliği olmayan masayı elleriyle okşadı. "Patronum şurada otururdu "dedi. Köşedeki küçük, dar, eski masayı göstererek," Bizler de, işte şuradaki duvarın kıyısındaki uzun masada otururduk". Bahri, burada otuz yıl çalışmış. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerini aynı yerde yaşamış. Hanı bizim satın almamızdan kısa bir süre sonra, ustası ve patronu olan İskender efendi, ilerlemiş yaşında tutulduğu kanser hastalığından fazla çekmeden vefat etmişti. Daha sonra oğulları da, babalarının bu bilezik atelyesini devam ettirmeme kararı almışlar, yirmiye yakın çalışanın kıdem tazminatlarını ve diğer bütün alacaklarını eksiksiz ödedikten sonra dükkanı kapatmışlardı. Bahri de,bilinen dürüstlüğü ve altın konusundaki bilgisi nedeniyle kapalı çarşı'da bir altın dükkanının yönetimini üstlenerek çalışma hayatına devam ediyordu. Ama, yaklaşık kırk yıldır dost olduğu hanın çaycısı Alaattin'in ocağına sabahları gelerek, kedisinden çırağına tamamını tanıdığı sokakta her sabah, kahvaltısını etmeden işe başlamazdı. Arada da, benden izin alıp, eski atelyesini ziyaret eder, sanki orayı ziyaret etmekle yenilenirdi. Atelye'ye girince, gözlerinden, gülümsemesinden binlerce anı'nın aynı anda canlandığını görebilirdiniz.
Pekhan, Çorlulu Ali Paşa Medresesinin arkasındaki, Medrese Çıkmazı Sokakta. Dışarıdan bakılınca hiç bir mimari özelliği yok. Güzel bir yer de değil. Ama insanları ve hikayeleriyle bence çok önemli bir han. Ben bu hanın hikayelerine ve insanlarına, çalıştığım şirketin finansmanından sorumlu olmam nedeniyle hanın alım sürecinde oynadığım rolden ve daha sonra da şirkette yer olmaması nedeniyle, zorunlu olarak yerleştiğim yönetim kurulu toplantı odasından çıkarak hanın eski sahibinin odasına yerleşmem nedeniyle tanık oldum.
Han, 1940'lı yıllarda yapılmış. Hanın satış sürecinde eski sahiplerinin temsilcisi ile tanışmıştm. Adam, ailesinin iki kuşaktır çalışmadığını söylüyordu. Sülalede çalışan son kişi, dedesi imiş. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Atatürk'ün azınlıklardan kalan malları pay ettiği sıralarda, dedesine de kapalı çarşı'dan çok sayıda mülk kaldığını, dedesinin daha sonra tekstil konulu bir fabrika kurduğunu, mülklerine çok ilaveler yaptığını anlatıyordu. Şu anda, ailenin çok sayıda mülk satmasına rağmen, yalnızca kendisine ait mülklerin sayısının yetmişe yakın olduğunu, işinin muhasebecisi aracılığıyla bu mülklerin kiralarını toplamak olduğunu söylüyordu. Benim için ise, bu adam, hayatımda yaşam boyu çalışmamış ama bir şey de olmamış tek örnekti. Doğrusunu isterseniz, bugüne kadar başka bir örnekle de karşılaşmadım. Ama kişisel düşlerim içersinde, mirasyedi olup, iyi bir aylak olmak da olduğundan, bu adam çok dikkatimi çekmiş, hiç bir sohbet fırsatını kaçırmamıştım.
Odabaşılık Kapalı Çarşı'da, Osmanlı zamanından kalan bir sistem, bir gelenek. Şirketin temsilcisi olarak, bu yeni satın aldığımız han'da, üstelik eski sahibinin mobilyaları ile döşeli bir oda sahibi olmam nedeniyle, han'da ki herkes, beni yeni odabaşı olarak görmeye başlamıştı. Onlar, bana yeni odabaşı gözüyle bakarken, ben de odabaşıların görevlerini öğreniyor, bunların çoğunu hanın eski çaycısı Alaattin'e devrediyordum. Odabaşılar bilindik apartman,han yöneticisinin görevlerine ilave olarak, hanın çay ocağını işletiyorlar. Bürolarda odabaşından izinsiz - ki genellikle izin vermiyorlar- yiyecek, içecek madde sokmak yasak. Hanın güvenliği, açılış ve kapanış saatleri, han sakinleri arasında ortak kullanımdan çıkan sorunları çözmek, hanın ortak kullanım alanlarının elektrik, su vb. masraflarını ödemek, temizliğin sağlanması, kiraların toplanması hep onlara ait. Bu hizmetlere karşılık olarak, hem hanın çay ocağını çalıştırıyorlar, hem varsa büfesi onlara ait, hem de kiranın yüzde onu kadar bir pay onlara ait. Öyle kapıcı gibi sünepe değil bayağı otoriter adamlar yani.
Kapalı Çarşı çevresinde ki bu hanlarda, benim ilk geldiğim zamanlarda hayretle farkettiğim bir şey var. Güvercinler. Bizler İzmir'de böyle bir şeyle pek karşılaşmayız. Ya da ben hiç karşılaşmadım. Ama burada, neredeyse hemen her hanın çatısında, güvercinlikler var. Hanların odabaşıları, bu güvercinleri eğitiyor, yetiştiriyor. Sonra da, ya yarıştırıyorlar ya da satıyorlar. Dolayısıyla, çatılarda, güvercinler, İstanbul manzarası ve hanın güvenlik köpekleri ile bambaşka bir hayat sürüyor. Bu köpeklerin hikayesi de ilginç. Örneğin, bir zamanlar bizim hanın efsanevi köpeği Şako. Şako, bir Alman Kurdu. O kadar akıllı bir hayvan ki, hala hikayeleri anlatılıyor. Gece, mesai'ye kalanlara , nasıl duraklarına kadar eşlik ettiği, onların otobüslerinde gözden kaybolana kadar göz kulak olduğu, hanın sakinlerini ve onların müşterilerini tek tek nasıl tanıdığı, arada giren hırsızları ve gözünün tutmadığı kişileri nasıl kıstırdığı gibi bir çok hikayesi var. Şimdiki köpek ise, onların deyimiyle bir "etlli ekmek kafalı" olan rotweiler. Ona bir tek,Alaattin yaklaşabiliyor. Diğer herkes için gerçek bir tehdit. Yalnızca akşamları han kapanırken, hanın içerisinde kimse kalmadığından emin olunduğunda serbest bırakılıyor ve sabah Alaattin hanı açarken onu da çatıda ki kulübesine bağlıyor.
Eğer kendinize, han'dan ya da sokaktan iyi dostlar edinmişseniz; Cumartesi öğleden sonraları, bizim hanın karşısında ki hanın altında, üç metrekarelik dükkanında o kadar pislik içerisinde yediğim en güzel kebapları yapan Mustafa Usta'dan aldığınız adana, urfa , tavuk ve et şişleri, çatıda, İstanbulun hem Marmara denizini, hem haliçi, hem de kıyıdan köşeden boğazı gören köşesinde kurulan mangala ve içki alemine takılabilirsiniz. İnanın sohbetin ve yemeklerin tadına doyamazsınız. Bu sohbetlere ve alemlere davet edilmek için esnaf sizi bir çok sınama ve testten geçirir. Adeta, bir gizli tarikat buluşmasıdır. Ben ilk davet edildiğimde, doğrusu gururum çok okşanmıştı. Tabi, gene, Cumartesi öğleden sonraları ya da hafta içi akşam üzerleri sokağın asmalarla kaplı gölgelerinde az paralara oynanan kağıt oyunlarını seyretmek ise bambaşka bir keyiftir. Hele yaz sabahları sokağın ortasında büfeci Erdal'dan aldığınız tostu yiyip diğer handan gelen su bardağında ki, tavşan kanı çayı içerek bir yandan da gazetenize göz atarak kahvaltı etmek. Çevrenizdekilerin sizin gazetenin spor sayfasını değilde finans sayfasını ya da okkalı bir makale okurken gördüklerinde, takındıkları saygılı tavırları çaktırmadan seyretmenin tadına doyum olmaz.
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilAtıl Bey,
YanıtlaSilNe güzel anlatmışınız,roman tadında olmuş. Şimdi merak ettim bu Pekhan'ı. Bende bugün oralarda idim, hanlarla ilgili bir yazı yazmak için gezdim ama belim tutulduğu için resim çekemedim.
Önümüzdeki haftalar tekrar gezeceğim.Pekhan'ı da aldım listeye...
Sevgiler,
Bengi